Vicdan

Vicdan mekanizması veya düalitesi ya da kısaca vicdan; bitki ve hayvanlarda da bulunan ‘inkişaf mekanizması’nın ‘insanlık safhası’ndaki biçimi olan; insanları “vazife sezgisi ve bilgisi idraki”ne ya da ‘vazife plânı’na hazırlamak üzere, üst (müsbet) unsuru vazifeye (vazife sezgisine), alt (izafî menfî) unsuru ‘nefsaniyet’e yönelik iki zıt unsurdan (iki zıt realiteden) ya da iki zıt kutuptan oluşmuş bir birim düalite olarak işleyen; ‘idrak’in inkişafı oranı nda inkişaf eden; insanın dünya hayatında yegane rehberi ve kurtarıcısı denilebilecek, kudretli bir hazırlık mekanizmasıdır. (97, 103, 99, 98, 94, 105, 113, 115, 181)

Vicdanın bir birim düalite oluşu

Tüm âlemimizde her şey ‘düalite prensibi’ ve değer farklanması mekanizmasıyla meydana gelmektedir ve hiçbir zerre, hiçbir olay ve kavram, bu prensip dışında kalamaz. (98) Dünyamızda ‘tekâmül’ hazırlığının güçlü bir mekanizması olan vicdan da bu prensibe tâbi bulunmaktadır. (98) Yani vicdan, birbirine zıt iki unsurdan oluşmuş bir birim düalitedir. (98) Madde kombinezonu

Vicdanın bu iki zıt unsurundan üst taraftaki, vazife sezgisine yönelik unsurdur; alt taraftaki ise vazife sezgisi yolundaki yürüyüş hızını kesmeye yönelik nefsaniyet unsurudur. (98) Dolayısıyla, birincisine “vazife hazırlığı” unsuru ya da kısaca “vazife” unsuru denir, ikincisi ise, belirtildiği gibi “nefsaniyet” unsurudur. (98)

Dünyâdaki varlıkların vazife plânına hazırlanmaları için işleyen vicdan mekanizması; bu iki unsurun, sürekli olarak “değer farklanması” (Düalite prensibi) sonucunda, yani zıtlardan birinin veya diğerinin daha üstün değerler ve tesirler alması sonucunda meydana gelen çatışmaları, mücadeleleri ve denge hâlleriyle çalışır. (98) Varlıkların ilerlemeleri de bu denge hâllerine göre çeşitli biçimler alırlar. (98) Bu çatışma ve denge hâlleri, sadece insanlık safhasına özgü olmayıp, inkişaf mekanizması adı altında, dünya varlıklarının (buradaki “varlıklar” ifadesiyle kastedilen, ruhun vasıtası olan varlık değildir; canlı denilen bedenli varlıklar kastedilmektedir) tüm safha ve kademelerinde, o safha ve kademelerdeki varlıkların kendi içgüdü (içgüdüler), sezgi ve ‘idrak’ kudretleri derecelerine göre, mevcuttur. (98)

İnsan, kullanmakla yükümlü bulunduğu idrak ve irade özgürlüğüyle ‘cehit’ ve gayretlerini vicdan düalitesinin hangi zıddına yöneltirse, hangi zıdda daha fazla değer yüklerse denge o zıddın lehine olarak bozulur. (104) Çünkü bir madde kombinezonuna yönelmek, ona tesir göndermek demektir, gönderilen tesirler ise birer değerdir ve o tarafın (zıddın) lehine olarak değer farklanmasını icap ettirir. (104)

İnkişaf mekanizmasının insanlık safhasından önceki hâli

İnsanlık safhasında vicdan şeklinde görülen ‘inkişaf mekanizması’, yalnız bu safhaya mahsus değildir: (97) İnkişaf mekanizması ya da düalitesi, en ilkellerinden itibaren dünyadaki, az çok müstakil ve serbest duruma girmiş bütün varlıklarda vardır ve onların, çok yavaş da olsa, inkişafları bu mekanizmanın işlemesine bağlıdır. (99) İnsanların bitkilerde, hayvanlarda ve hatta bazı insanlarda (ilkel insanlarda) bu mekanizmanın mevcudiyetini idrak edememelerinin nedeni, sözkonusu mekanizmanın onlardaki karşılığının insanların anladığı veya tanıdığı biçimde olmayışındandır. (98, 99, 101) İnkişaf mekanizması ya da düalitesi; bitkilik, hayvanlık gibi safhalarda idrak, insanlarda tezahür eden seviyeye ulaşmadığı için, ancak insanlarda görülebilen “vazife-nefsaniyet düalitesi” hâlindeki vicdan biçimine benzemez. (98, 99)

İnkişaf mekanizması, işleyebilmesi için ilkel halde de olsa idrak ve özgürlük gerektirir. (99) Bedenlenmiş olan her varlıkta, en basit ve en ilkel hâlde bile olsa, idrak ve özgürlüğün, varlığın bulunduğu safhaya mahsus bir hâli mevcuttur. (99) Kuşkusuz ilkel kademelerin idrak ve iradeleri, insanların kabul ettiği mânâdaki “idrak” ve “irade” değildir, insanların kabul ettiği mânâlara nazaran bambaşka mânâları taşırlar. (99) Dolayısıyla insanlık âlemindeki vazife–nefsaniyet düalitesi şeklinde düşünülmemesi gereken bu düalite, ilkel varlıklarda da, doğal olarak, ilkel içgüdülere göre ayarlanmış bulunmaktadır. (99-100)

İnsanlığın ilk kademelerindeki vicdan ve vicdanın üç inkişaf safhası

İnsanlık safhası’ndan önceki varlıklarda en ilkel şekillerde, “içgüdüsel düalite”ler hâlinde olan inkişaf mekanizması, insanlık derecesindeki idrakli formunu ancak bu safhaya girilmesinden itibaren almaya başlar. (115) Yani bu mekanizma, idrakli karakteri olan “vicdan” biçimini insanlık safhasında almaya başlar. (101) İnsanlık safhasında idrak, önceki safhadakilere nazaran çok artmış ve irade özgürlüğü de idrakin artması oranında çoğalmıştır. (60) Bu kudretleriyle oranlı olarak da sorumluluğun (Sorumluluk) mânâsını yavaş yavaş sezmeye başlamıştır. (60)

İnkişaf mekanizması insanlık safhasına gelindiğinde, insanın az çok beliren idrak ve irade özgürlüğüne terk edilir: (104) Böylece insan, kullanmakla yükümlü bulunduğu idrak ve irade özgürlüğüyle, cehit ve gayretlerini vicdan düalitesinin iki zıddından birine yöneltecek ve hangi zıdda daha fazla değer yüklerse dengeyi o zıddın lehine bozacaktır. (104) Bir ‘madde kombinezonu’na yönelmek, ona tesir göndermek demektir ki, gönderilen tesirler ise birer değerdir ve iki zıttından birinin lehine olarak “değer farklanması”na neden olur. (104)

İnsanlıkta vicdanın inkişafı esas olarak otomatik, yarı idrakli, az çok idrakli olmak üzere üç safha gösterir. (101, 115, 173, 103, 125, 130, 166) “Otomatik vicdan safhası”, insanlık safhasının ilk kademelerine, insanların ilk zamanlarına (ilk devirlerine) aittir. (101) Bu insanlara (ilk kademelerin, devirlerin insanlarına) hatalı olarak “henüz vicdanları inkişaf etmemiş” diyenler bulunabilir. (101) Fakat bu yargı, vicdan düalitesi hakkındaki geniş kapsamlı bilgi içinde yanlıştır ve bu yargı, bu insanlarda sözkonusu düaliteyi (inkişaf mekanizması düalitesini) açık olarak görememenin sonucudur. (101) Vicdan düalitelerinin denge seviyeleri daima nefsaniyet sahalarında kurulan ilk insanlar, uzun zaman alt ‘realite’lerde sürünmek mecburiyetinde kalmışlardı. (164-165) Çünkü ‘insan-altı kademeleri’ndeki otomatik yürüyüşlerinden daha yeni yeni ayrılmaya başlamış bulunuyorlardı. (165)

İnsanlığın ilk kademelerindeki ‘otomatizma’yı hayvanlık otomatizması ndan ayıran özgürlük ve serbestlik hâli, hayvanlarda mevcut olmayan ‘sorumluluk’ duygusunun ve idrakinin insanlarda –bir sezgi hâlinde de olsa– doğmaya başlamış olduğunu gösterir. (102) Bu sorumluluk sezgisinin doğuşu, insanlık inkişafının hızlanmasında etken olan en önemli duyguların başlangıcıdır. (102) Çünkü vicdan düalitesinin vazifeye ve nefsaniyete yönelik zıtları arasındaki denge durumları üzerinde bunun büyük rolleri bulunur: (102) Bu sayede insan varlığı, sayısız sınav (Sınavlar), epröv, ‘ıstırap’, azap, ‘gözlem’, kısacası, bir sürü olay, idrak sahasında yer alarak, –icap eden otomatizmalarla– vazife sezgisine hazırlanacaktır. (102) İnsanlığın ilk kademelerindeki vicdan mekanizması ne kadar bâriz olmasa da ve ne kadar otomatik görünse de, yine hayvanlardakine nazaran az çok idrâkli hareketlerle zenginleşmiş haldedir. (101) Mesela, yavrusuna büyük bir sevgi bağıyla bağlı olan “ilk insan kademesi kadını”nın (insanlık safhasının ilk kademesindeki bir kadının) idrakinde, analık yükümlülüğüne ilişkin az çok güçlü duygular, sezgiler ve hatta bilgi kırıntıları vardır. (101) O, çocuğunu, bir hayvanın yavrusunu beslediği gibi, sadece kör içgüdülerine uyarak beslemez. (101) Çocuğunun hasta olmaması, rahatsız edilmemesi, ölmemesi için aklı erdiği kadar tedbirler almanın ve bu tedbirlere göre bazı fedakârlıklara katlanmanın lüzumunu kabul eder ve bu yolda cehit ve gayret gösterir. (101-102) Biraz büyüyen çocuğunu –hayvanların yaptığı gibi– silkip atmaz; aklının erdiği, bilgisinin yettiği kadar, onun eğitim ve öğretimiyle de meşgul olmanın lüzumunu idrak ettiğini gösteren davranışlarda bulunur ki, bu da, o yolda çocuğuna karşı bir analık borcuna ilişkin yükümlülüğ ünün bulunduğu sezgisine az çok varmış olduğunu gösterir. (102)

Vicdanın pek bâriz olmadığı ve otomatik göründüğü ilk kademelerin insanında zamanla, yüzlerce, binlerce olayın birbiri üzerine eklenip kıyas bilgilerinin (Kıyas bilgisi) birikmesiyle, en basit hâliyle de olsa, bir iyilik-kötülük kavramının doğması sağlanır ve ondaki vicdan da böylece toparlanmaya, canlanmaya başlar. (61, 101) İnsanlık kademeleri ilerledikçe vicdan realitesine ait duygu, bilgi ve idrakler artar ve o oranda özgürlüklerin sınırı genişler. (102) İdrâki genişledikçe insan; yapması ve yapmaması icap eden şeyleri daha iyi sezmeye başlar, onlara uymak mecburiyetini duyar; fakat böyle olunca da, bu kez yine bizzat kendisi, özgürlüğünü sınırlandırmak zaruretini duymaya başlamış olur. (102) İnsan bu suretle vicdan mekanizmasını gittikçe daha iyi idrak eder ve o oranda otomatizmadan kurtulur ki, bu da adım adım vazife sezgisine yaklaşmasını sağlar. (102) Nihayet oldukça uzun bir süre (500-700 bedenlenme) sonra vicdan düalitesinin dengeleri vazife sezgisi ve bilgisinin eşiğine dayanır. (102, 208)

Vicdan mekanizmasına ilişkin “idrak”, “bilgi”, “realite”, “unsur” (vazife unsuru), “sevgi” diye ifade edilen dünyasal tezahürlerin asıl kıymetleri ya da varlıktaki ince karşılıkları

Vicdan, realite, idrak (dünya idraki), bilgi (dünya bilgileri), sevgi (dünyadaki sevgi) ve dünyada tezahür eden diğer bütün kıymetler; ancak beyin cevherinin imkânları dahilinde formlarını almış, maddi görünüşlerden ibarettir. (136) Bunların asıl kıymetleri, ‘öz varlık’ta meknuz olan kudretlerdedir; fonksiyonları da dünya imkânları içinde ancak öz varlığa hizmet etmek yolunda işler. (136) Dolayısıyla bunlar, yalnız dünyada geçerli olan ‘yüzeysel zaman’ idrakiyle ölçülebilen, dünya şekil, hâl ve görünüşleridir. (136) Bunların besledikleri, inkişaflarına vasıta oldukları, öz varlıktaki asıl kıymetler ise; öz varlığın tâbi bulunduğu küre zamanının (küresel zamanın) sonsuz diyebileceğimiz idrak imkânlarıyla değerlenen hakiki kıymetlerdir ki, bu kıymetler (tekâmül değerleri), ruhun kâinattaki “tekâmül ölçüsü”nü gösterir. (136)

Küresel zaman’ ya da idrakî zaman tekniği ile değerlenen bu ince kombinezonlar, dünyanın yüzeysel zaman idrakiyle tarif edilemez ve nitelenemezler. (136) İşte vicdan mekanizmasına ait olarak geçen bütün bilgilerdeki “idrak”, “bilgi”, “realite”, “unsur”, “sevgi” gibi ifadelerin hep bu kavramlar içinde “asıl kıymetleri”yle ele alınması gerekir. (136) Mesela sevginin kaba cephesi, dünyaya ait kıymetlerini ifade eder ki, bunun varlığa (Varlık) ait olan, idrakî zaman karşısındaki durumu ve mânâsına dünya zamanıyla düşünen bir insan asla nüfuz edemez. (136) Aynen, küresel veya idrakî zaman tekniğine tâbi olan, dünyadan sonra geçilecek yarı-süptil âlemdeki sevgi kombinezonlarının da idraki insanlar için mümkün değildir. (136)

Vicdan mekanizmasının alt ve üst realiteleri hakkında ön bilgi

Vicdan mekanizmasında biri vazifeye, diğeri nefsaniyete yönelmiş iki zıt tezahür, birbirini takip eden ve hazırlayan realitelerden ibarettir. (113)

Her insanın vicdanının kademelenme gösteren inkişafında, her kademede, alttaki, nefsaniyete yönelmiş, üstteki de vazifeye yönelmiş, bir düalite oluşturan iki realite sözkonusudur. (105, 113) Vicdan mekanizmasının kademelenme gösteren düalitelerindeki bu realiteler, böylece, kademe kademe birbirini izleyen ikişer ardışık halkadan oluşmuş bir realiteler zinciri meydana getirir ki, bu realiteler zinciri herkeste aynı sırayı izlemez. (105, 181) Her kademenin üst realitesi bir üstteki kademenin alt realitesidir. (106, 113) Yani her kademedeki düalitenin vazifeye yönelik unsuru, bir üst kademenin nefsaniyet unsurudur; nefsaniyete yönelik unsuru ise, bir alt kademenin vazife unsurudur. (108) Dolayısıyla, müspet tarafın yüksek değerler alarak seviyesini arttırması ya da bir üst kademenin realitesine geçilmesi demek, eskiden üstte bulunan realitenin yeni “birim düalite”de artık alt realite hâline gelmiş olması ve dengenin bir üst kademede kurulmuş olması demektir. (104, 108)

Vicdan mekanizması düalitelerinde değer farklanması ve denge seviyesinin değişmesi

Bu düalitenin müspet denilen üst realitesiyle, izafî olarak menfî denilen alt realitesi, yani nefsaniyet realitesi, herhangi bir inkişaf kademesindeki insanda denge hâlinde bulunur. (104) Yani bunların içerdiği değerler, aralarındaki statüyü muhafaza eder. (104) Fakat bu denge devamlı olarak sabit kalmaz, her an bozulur. (104) Bozulan bütün düalite dengeleri ise daima yeniden kurulmaya, denge hâline gelmeye eğilimlidir. (104) ‘Düalite prensibi’ gereğince, dengesi bozulmuş zıtlar asla o hâlde kalamazlar; hangi tarafın fazla değer almasıyla denge bozulmuşsa, dengenin tekrar kurulması için, o taraftan (değer almış unsurdan) zayıf kalmış tarafa (değer almamı ş unsura) bir değer akımı başlar: (104) Mesela müspet unsurdan menfi unsura bir değer akımı başlar ki bu da menfî zıddın değer seviyesinin, müspet zıddın değer seviyesi hizasına kadar yükselmesini icap ettirir. (104) Bu suretle yüksek değerler alarak seviyesini arttı rmış müspet (üst) taraf ile menfî (alt) taraf arasında kurulan yeni denge seviyesi, önceki seviyeye nazaran daha üstün bir duruma girmiş bulunur ki, bu da o birim düalitenin bir üst kademeye geçmiş olması, yani vicdan mekanizmasındaki idrakin vazife bilgisine biraz daha yaklaşmış bulunması demektir. (104)

Buna karşılık eğer menfî zıdda, yani nefsaniyete daha fazla değer gönderilirse, işlem, tersine döner; daha doğrusu, işlem önceki gibi gerçekleşmekle birlikte, yön ters tarafa döner. (104) Bu takdirde birim düalite dengesi, yani vicdan dengesi bir kademe aşağıya doğru kaymaya başlar. (104) Dengenin aşağılara kayması demek ise vicdanın yüksek kıymetlerinden bir şeyler kaybetmeye başlaması demektir ki, bu gibi hâllerde insanlar görünüşe bakarak, “vicdan sesini boğmak, körletmiş olmak” gibi deyimler kullanırlar. (104-105) İnsanlar, önceki hallerde ise, yani müspet unsurdan menfi unsura değer akımıyla denge seviyesinin bir üste çıkması hallerinde ise “vicdan sesinin güçlenmiş olması”ndan bahsederler. (105)

Vazife ve nefsaniyet yönlerine yönelmiş zıt unsurların birbirine nazaran durumlarının daha maddi kıymet benzerleriyle açıklanabilmesi için vicdan düalitesi iki kutuplu bir mıknatıs çubuğuna benzetilebilir: (113)

Bu çubuğu “+” tarafı yukarı, “–” tarafı aşağı gelmek üzere çekül yönünde tutalım! (113) Bu hâlde iken çubuğun üst yarısı ile alt yarısı birbirine eşit miktarda zıt mıknatısîyeti (manyetizmi) içermektedir. (113) Bu çubuk üst tarafa doğru uzatıldığında, yani ona üst taraftan mıknatısîyet eklenirse denge bozulacağı için çubuğun nötr noktası yerinden oynar ve biraz daha yukarı yükselir. (113) Çünkü “+” taraftan eklenen bir miktar mıknatısîyetle “+”dan “–”ye doğru bir mıknatısîlik akımı başlayacağından denge hattı yukarıya çıkar. (113) Bu işlemi alt taraftan yaparsak sonuç tersi olur, denge hattı biraz daha aşağı seviyeye kayar. (113)

Bu, kaba bir örnek olmakla birlikte, sezgi vermesi bakımından yararlıdır. (113) Deneyde görüldüğü gibi, biri “+”, diğeri “–” işaretli olmakla birlikte, çubuğun her iki tarafındaki unsur, cevherî bakımdan aynıdır, yani aynı cevherdir. (113) Kuşkusuz, bu örnekte mıknatıs çubuğu ile sembolize edilmiş olan vicdan düalitesi, aslında bu kadar basit bir durum göstermez. (113) Yani onun unsurları arasında, bir mıknatısîyet unsurlarıyla kıyas edilemeyecek kadar büyük ve kompleks farklar vardır; vicdan düalitesindeki realite farkları, mıknatısın “+”, “–” kutuplarındaki gibi basit değildir. (113) Bu mıknatıs örneği, sadece vicdan mekanizmasının nasıl işlediğine dair kabaca bir sezgi kazandırmak üzere verilmiştir. (113)

Vicdan düalitelerindeki mevcut dengenin, iki kutuplu mıknatıs çubuğunda cereyan eden işleme benzer şekilde, “değer farklanması”yla yukarı kayması, daha ayrıntılı olarak şöyle açıklanabilir:

Bir mıknatıs çubuğu ile sembolleştirdiğ imiz vicdanı çekül yönünde (dikey yönde) tutalım! Üst tarafta bulunan ‘vazife’ye yönelik unsuru ile, alt tarafı işgal eden ‘nefsaniyet’e yönelik unsuru denge hâlinde iken, bu unsurların kıymet dereceleri insan idraki muvacehesinde (karşısında, önünde), yani yine bizzat vicdan mekanizmasında birbirine eşittir. (114) Bunların denge hattı da mıknatıs çubuğunun tam ortasındadır. (114) Eğer bu vicdan çubuğunu üst yarısından itibaren yukarıya doğru uzatırsak, yani üst tarafa ya da vazife realitesine (üst realiteye) yakın cüzlere değerler ilave edersek, çubuğun yükü o tarafa doğru artar ve eski denge hattı daha aşağıda kalır. (114)

Bu takdirde, “vazife kutbu” ile “nefsaniyet kutbu”nun birbirine karşı olan denge durumu bozulmuş bulunur. (114) Fakat denge yasası bu bozukluğa katlanamaz. (114) Mıknatısîlik olayında olduğu gibi, denge tekrar kuruluncaya kadar, değeri artmış olan kutuptan az değerli kutba, yani vazife tarafından nefsaniyet tarafına doğru bir akım başlar. (114) Bu akım doğal olarak, üst realitenin bazı kıymet cüzlerinin alt realiteye geçmesi demektir. (114) Kuşkusuz burada sözkonusu olan değerler, realitenin maddeler ve şekillerle ilgili bedensel yanı için değil, öz bilgilerle ilgili, varlığa hitap eden yanı içindir. (114) Bunlar öz bilgi değerleridir ve vicdan mekanizmasının bir sürü işleminden sonra gerçekleşirler. (114) Böylece “+” taraftan “–“ tarafa bu akımın başlaması, bozulmuş olan denge hattının, öncekine nazaran biraz daha yüksek seviyede yeniden kurulmasına neden olur. (114) Daha doğrusu “vazife unsuru” değerlerinin bir kısmı, nefsaniyet unsuru” değerleri arasına karışarak nefsaniyet seviyesini de biraz daha yükseltmiş olur. (114) Bu suretle de öz bilgi (Öz bilgiler) seviyesi ve öz bilgi idraki yukarılara doğru uzanır. (114)

Şu halde, vicdan mekanizmasının vazife tarafına ait değerleri arttıkça, bu üst tarafın nefsaniyet tarafına akan değerleri, nefsaniyet kutbunun vazife kutbuna doğru biraz daha kaymasına ve iki taraf arasındaki denge hattının da vazife plânı bilgilerine doğru yükselmesine neden olmaktadır. (114)

Realiteler zincirinin alt ve üst halkaları ve duygular

Vicdan mekanizması denilen birim düalitede dengeyi sağlayan iki zıt ‘realite’den yukarıda olanı vazife plânına, aşağıda olanı nefsaniyete yönelmiştir. (103) Mesela, ‘diğerkâmlık’ duygusu vazife plânına daha yaklaştırıcı bir üst realite ise, onun karşısına zıt olarak dikilen ‘bencillik’ nefsaniyeti (nefsaniyetin bencillik denilen biçimi) de alt realiteyi oluşturur. (103) Fakat aslında bunların ikisi de bir düalite içinde, düalite prensibinin icaplarıyla birbirine zıt nitelikler gösteren aynı kıymetin iki taraflı tezahüründen başka şey değildir. (103) Vicdan düalitesinin yukarılarda kurulmuş denge seviyeleri feragatin, fedakârlığın, ‘sevgi’nin ve özellikle vazife sevgisinin bahtiyarlık ve mutluluk duygularını içerir. (207) Fakat vicdan mekanizmasının inkişafı ele alınırken genellikle yapıldığı gibi sevgi, fedakârlık, nefsaniyet, vicdan gibi birtakım durum ve ‘melekeler’i belirli bir tertibe tâbi tutarak sıralamak doğru değildir. (103) Mesela “önce fedakârlık safhası gelir, sonra onu mutlaka bir sevgi veya vicdan safhası izler” gibi mutlak bir sıralama yapmak yanlıştır. (103) İnsanların hayatı boyunca hem birbirine zıt olan, hem de birbirini destekleyen, vicdanın vazifeye ve nefsaniyete yönelik unsurları bir bütünün iki zıddı hâlinde karşı karşıya yürüyüp giderler. (103) Kısaca, vicdan mekanizması, bazen nefsaniyet, bazen vazife yönüne yönelmiş iki taraflı bir bütün hâli gösterir ki, üstte belirtilen durum ve melekeler, her kademede, bu iki taraflı bütünün müspet ve menfî taraflarında, o kademeye uygun hâl ve ihtiyaçlara ayarlı denge durumlarını alırlar. (103)

Herhangi bir kademedeki vicdan mekanizmasında, birbirine zıt görünen iki unsur, bir insanı, vazife plânının bilgilerine hazırlayıcı mahiyette, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış ve ihtiyaçların zaruret ve icaplarına göre tertiplenmiş realiteler zincirinin, o kademeye mahsus, birbirine kenetli, alt ve üst, iki halkasıdır; alttaki halkayı oluşturan realite nefsaniyete yönelmiş, üstteki de vazifeye yönelmiştir. (105) Bir başka deyişle, bir insanı vazife plânına hazırlayan realiteler zincirinin ardışık her iki halkasından üstteki realite halkası, onun o kademedeki vicdan mekanizmasının ya da “birim düalite”sinin üst unsurunu (vazifeye yönelik unsurunu), alttaki realite halkası da alt unsurunu (nefsaniyete yönelik unsurunu) oluşturur. (105, 113) Fakat bu realiteler herkeste mutlak olarak aynı sırayı takip etmezler (yani herkes için tek ve ortak bir realiteler zinciri sözkonusu değildir), lüzum ve ihtiyaçlara göre sıralanırlar. (181)

Her kademedeki vicdan düalitesinin vazifeye yönelik unsuru, bir üst kademenin nefsaniyet unsurudur; nefsaniyete yönelik unsuru ise, bir alt kademenin vazife unsurudur. (108) Realiteler bu şekilde aşağıdan yukarılara doğru birbirlerini izlerler. (108) Fakat realiteler birbirlerini değişmeyen bir sıra içinde değil, kişinin tekâmül ihtiyacına ve idrak kapasitesine göre değişerek izlerler. (108) İnsan bir realitede tamamen yaşadıktan sonra, orada kendisini tatmin etmemeye başlayan noktalarla karşılaşınca ve daha üstü’nü aramak ihtiyacını duyunca, içinde bulunduğu realite, artık alt ‘plân’a düşmesi gereken, nefsaniyet hâline giren bir unsur durumuna düşer. (108)

Devresini tamamlamış her realite, insanı ‘vazife plânı’na biraz daha yaklaştırıcı mahiyetteki bir üst realitenin önüne engel olarak dikilmeye başlar. (106) Zaten ona bu yüzden ‘nefsaniyet’ denilmeye başlanır. (106) Fakat unutmamak gerekir ki o an için üsttekine engel durumundaki bu alt realite, daha önce, o üst vicdan kademesini hazırlamış bulunan bir önceki kademede üst realite konumundaydı. (106) Dolayısıyla, aynı realite, sırayla hem vazifeye, hem nefsaniyete yönelebilmektedir. (113) Uyulması icap eden yerde vazifeye, geride bırakılması gereken yerde de nefsaniyete yöneliktir. (113)

Vicdan mekanizmasındaki bir realite, eğer henüz benimsenmemiş ve hazmedilmemişse, o, alt değil, hâlâ üst unsur konumundadır (yani kademe değiştirilmemiş ve üstteki realite alta, nefsaniyet unsuru konumuna henüz düşmemiş demektir). (107) Çünkü o, geçirilmiş değil, henüz geçirilmesi gereken bir realitedir. (107-108) Yani kazanılmış değil, kazanılacak bir realitedir hâlâ. (108) Dolayısıyla onun icaplarına tam mânâsıyla uyulması gerekir; tâ ki o realite, geçirilmiş, yaşanmış bir unsur olarak alt plâna, nefsaniyet plânına inebilsin, yani yeni düalitenin –nefsaniyetini oluşturmak üzere– alt unsuru olabilsin. (108)

Vicdan mekanizmasında aşağıdan yukarıya yükselen ve değişen realitelerin durumu, varlığın vazife plânına doğru uzanış ve yürüyüşünün hızını gösterir. (106)

Kişiden kişiye değişen “realiteler zinciri”nin halkalarına bir örnek

Realiteler birbirlerini değişmeyen bir sıra içinde izlemezler; birbirlerini kişinin tekâmül ihtiyacına ve idrak kapasitesine göre değişerek izlerler. (108) Bu konu bir örnekle şöyle açıklanabilir:

İntikam duygusuyla insan öldürmenin mübah sayıldığı bir kademe düşünelim! (108) Orada, babasını veya akrabasını öldüren bir katilden kan davası güderek öç almanın lüzumuna inanmış ve bu işi bu inançla bir vecibe olarak kabullenmiş bir insan var. (108) Bu inanç o kademenin bir bilgisi, bir realitesidir. (108) Fakat bunun üstünde öyle bir bilgi kademesi daha bulunur ki, bu kademede ise kendisine fenalık yapmış bir insan hakkında intikam duygusu beslemenin caiz (uygun, yerinde, doğru, yakı- şık) olmadığı, bunun sorumluluğu icap ettiren bir hâl olduğu; ayrıca, fenalıklara daima af ve hoşgörü ile karşılık verilmesi gerektiği bilgisi ve yargısı geçerlidir. (108) Önceki kademede yaşamış bir insanın, kendi realitesinden sıyrılıp üst kademe realitesine geçmesinin kararlaştırılmış olduğunu ve dünyaya bunun için tekrar gelmiş olduğunu farzedelim! (108) O insan dünyaya gelirken kendisini eski realitesinden kurtarmaya yardım edecek bütün mücadele imkânlarını ‘ferdî plân’ına koymuş bulunmaktadır. (108) Fakat hâlâ o eski realitesinin tesiri altındadır. (109) Vicdan mekanizmasının menfî kutbunu oluşturan “intikam nefsaniyeti realitesi”nin güçlü bağları karşısında o insan, affetme, hoşgörü, hatta sevgi telkin eden üst realiteye yanaşmayabilir. (109) Bu takdirde eski intikam realitesinden kendisini kurtaramayacaktır. (109) Dolayısıyla eğer kendi kendine kalırsa belki bütün hayatı boyunca yerinden kımıldayamayacak ve üst kademeye geçemeyecektir. (109)

Fakat bu hâl asla böyle devam edemez; onun vicdan düalitesinin yukarıdan üst zıddına, aşağıdan da alt zıddına gelen tesirler olacaktır. (109) Üstelik, bir de onun dünyaya gelirken çizilmiş olan hayat plânı vardır ki o, dünyada bu plâna sadık kalacağına nasıl söz vermiş ise, bu plân çerçevesinde ona yardım etmekle vazifelenmiş yardımcı varlıklar (Hâmi ve yardımcı varlıklar) da kuşkusuz vazifelerini yapacaklardır. (109) Dolayısıyla bu yardımcı varlıklar o insanın üst realitelere ulaşması için muhtaç olduğu güçlerin inkişafı maksadıyla neler yapılması gerekiyorsa, onları yapacaklardır. (109) İşte, bu yardım ve müdahalelerle o insan, eski realitesinden sökülür ve üst kademenin, hoşgörü ve şefkat bilgilerine atlayarak, eski intikam almak, insan öldürmek realitesinden vazgeçer. (109) Şu hâlde üst realiteyi benimsemek, alt realitenin bağlarından çözülmekle mümkün olur. (109)

Vicdan mekanizmasında idrakin önemli rolü ve vicdanla idrakin birlikte yürüyüşü

İnsanlık safhası’ndan önceki varlı klarda en ilkel şekillerde, “içgüdüsel düalite”ler hâlinde olan inkişaf mekanizması, insanlık derecesindeki idrakli formunu ancak bu safhaya girilmesinden itibaren almaya başlar. (115) Bunun nedeni kuşkusuz, idrak kudretinin insanlık seviyesine mahsus derecesine erişmiş bulunmasıdır. (115) İnsanlık safhasında idrak, önceki safhadakilere nazaran çok artmış ve irade özgürlüğü de idrakin artması oranında çoğalmıştır. (60)

İdrakin inkişafı ile vicdanın inkişafı birlikte yürür; daha doğrusu, vicdanın inkişafı, idrakin inkişafı demektir. (97, 115) Varlıkların idrakleri inkişaf kademelerine göre farklı farklı olduğundan, idrakleri farklı varlıklar için de, doğal olarak, farklı vicdan anlayışları ve o oranda farklı vicdan tatbikatları vardır. (97) Vicdan mekanizması idraklere göre ayarlanır; vicdan mekanizmasının inkişafı, insanlarda en basit idrak seviyesinden en yüksek idrak seviyesine kadar çeşitli kademeler gösterir. (115) İnsanlıkta vicdanın inkişafı esas olarak otomatik (Otomatizma), yarı idrakli, az çok idrâkli olmak üzere üç safha gösterir. (101, 115, 173, 103, 125, 130, 166)

İdrakin vicdan mekanizmasındaki rolü, aslında bizzat o mekanizmanın mahiyetinde mevcuttur. (117) Çünkü vicdan mekanizmasının zıtları arasındaki ilişkilerin kuruluş ve bağlanışları, aslında idrak mekanizmasıyla meydana gelmektedir ve hatta bunlar, doğrudan doğruya idrakin fonksiyonuna ait bir iştir. (117) Bu iş, varlığın ilk meydana gelişi anında daha ziyade yardımcı tesirlerin müdahaleleriyle olursa da, zamanla, idrak inkişaf ettikçe bu müdahaleler tedricen azalır ve idrakin ileri inkişaf hâllerinde o, artık vicdan mekanizmasına tümüyle hâkim olur. (117)

Vicdan realitelerinin (vicdan mekanizmasının alt ve üst realitelerinin) birbiriyle olan ilişkilerinin iyi takdir edilmesi, yukarılara doğru yükseltici mahiyette olan vazife unsurlarının ‘nefsaniyet’ unsurlarından ayırt edilip, yüksek unsurlarla onları takviye edici sistemlerin kurulması ve bu suretle vicdan mekanizması dengesinin gittikçe daha üst kademelere yükseltilmesi gibi işler, hep idrakin fonksiyonuna bağlı işlerdir. (117) İdrak ne kadar mükemmelleşirse bu fonksiyonu da o kadar iyi çalışır ve sonuç olarak vicdan seviyesinin vazife bilgisine doğru yaklaşması da o oranda kolaylaşır ve hızlanır. (117)

Geniş ve kapsamlı bir idrake sahip olan insan, artık ‘cehit’ ve gayretlerini vazife unsuruna mı, yoksa nefsaniyet unsuruna mı çevirmesi gerekeceğini daha iyi bilir ve müspet olan vazife unsuruna uyduğu zaman ileriye doğru ne gibi yüksek madde kombinezonları (Madde kombinezonu) ve sistemleri kurabileceğini takdir etmeye başlar ki, bu da onun vazife plânına –idrakiyle– gittikçe yaklaşması anlamına gelir. (117- 118) Aksine, vazifenin zıddı olan nefsaniyet unsurunu seçtiği takdirde, aşağılara doğru indikçe vicdanın bünyesindeki yüksek tertipli ilişkilerde ne gibi çözülmelerin, çöküntülerin meydana geleceğini ve böylece maddenin inkişaf kombinezonları zenginliğinden ne gibi kıymetlerin (değerlerin) kaybedileceğini de görür ve anlar. (118) Çünkü bütün bunların takdiri idrakin, madde kombinezonları ve sistemleri arasındaki kuruculuk kudretinin kapsamına giren işlerdir. (118)

Sevginin vicdandaki, “müspet ve menfî yollar”da giden iki yönü

Sevgi’, müspet yoldaki diğerkâmlık tarafıyla vicdan mekanizmasının vazifeye yönelik üst unsurlarını takviye edip, inkişafın hızlı ve idrakli bir yürüyüşünü sağlarken; menfî yoldaki bencillik tarafı yla da, alt nefsaniyet unsurlarını tahrik edip, inkişafın yürüyüş temposunu ağırlaştıran ve insanı ıstıraplı şartlar içine sokan bir inkişaf vasıtasıdır. (134, 133, 129) Böylece sevgi, her iki takdirde de, birbirine zıt yollardan öz bilginin artmasına neden olur. (134)

Sevginin vicdan mekanizmasında yerine göre değişen, müspet ve menfî rolleri şöyle örneklendirilebilir:

1- Sevgiyle bir insana yardım edilir, denize düşen birini kurtarmak için fedakârlık yapılır, aç kalan bir kimse doyurulur, ağlayanın gözyaşları dindirilirse, bütün bunların sonunda insana bir ferahlık, bir huzur ve hatta mutluluk duygusu gelir ki, bu, hızlı bir inkişafın şuurdaki tezahürüdür. (134)

2- Buna karşılık sevgi için birçok kalp de kırılır, bir ihanetin cezası da verilir, bir rakibin vücudunun ortadan kaldırılması (aşk yüzünden cinayet) da düşünülür, başkasına fenalık da yapılır ve bunun sonucunda bu kez insanda huzursuzluk ve sıkıntı başlar ki, bu da ağırlaşmış bir inkişafın insan üzerindeki baskısını ifade eder. (134)

Birinci gruptakiler, vicdan mekanizması nın ne kadar yüksek unsurlarına yönelik kudretler ise, ikinci gruptakiler de o kadar “nefsaniyet realiteleri”ni besleyici geri etkenlerdir. (134-135) İnsanlarda inkişaf kademelerine göre bunların her ikisi de bulunabilir ve ona göre de sonuçlar doğururlar. (135) Şu hâlde, bir inkişaf kademesi, ne kadar aşağılarda ise, o kademedeki sevgiye karışan bencillik malzemeleri ve vibrasyonları da o kadar fazla; ne kadar yukarılarda ise, yani denge seviyesi ne kadar üstte ise, sevgi unsuru da o oranda saf ve erdem vibrasyonlarıyla zenginleşmiş bulunur. (135)

Dengenin bozulmasıyla gelen huzursuzluk ve teşevvüşler

Vicdan mücadelelerinin en şiddetlileri özellikle orta insanlık kademelerinde (insanlık safhasının orta kademelerinde) yaşanır; bu kademelerdeki insanlar sürekli olarak, bir huzur bir huzursuzluk arasında gidip gelerek yaşarlar. (182) Bu hâller, vicdan düalitesinin iki unsuru arasındaki, bâriz olarak ortaya çıkan denge ve dengesizlik durumlarına tekabül ederler. (182) Dengenin kurulması yla gelen huzur, insanı, ‘idrak’i oranında tatminkâr bir duruma sokar; bu sayede o, kendisini problemlerini halletmiş olarak görür. (182) Fakat icaplara ve öz varlığın (Öz varlık) beliren ihtiyaçlarına göre vicdanın denge hattı daha yukarılara veya aşağılara doğru bozulmaya başladığı anda keyfi yine kaçar. (182) Yeni bir realite karşısında, eski realitesinin yıkılmak üzere olduğu hissi ona azap (tazip) verir. (182) Bu ıstırap, dengenin bozulma derecesi oranında artar. (182) Bu hâl her devreye, her kademeye göre çeşitli mahiyet ve şekiller alır. (182) Bazen –özellikle az ilerlemiş kademelerde– hakiki vicdan azabı hâlinde tecelli eder. (182) Bu azap şekilleri, dengelerin aşağı doğru kayışlarında daha çok görülür. (182) Varlığın ileri inkişaf derecelerinde bu tür azaplar olmaz ama, çeşitli ‘teşevvüş’ hâl ve şekilleri meydana gelir ki, bunlar da az önemli huzursuzluklar sayılmaz. (182) Bütün bu huzursuzluk veya ‘ıstırap’ hâlleri; vicdan realitelerinin (vicdan mekanizmasının alt ve üst realitelerinin) daha üst seviyelerde denkleşmelerini ve bu sayede öz bilgilerin artmasını ve insanların, mukadder olan vazife plânlarına yaklaşmaları sonucunu sağlar. (182)

Olaylar, vicdan azabı ve spatyom

Vicdanın bencillik denilen reziletlere ait alt kademelerindeki bütün yürüyüşler, belki cehennem kavramıyla dahi ifadesi güç olan, her çeşit azap ve ıstırabı beraberinde taşır. (207) Vicdan düalitelerinin üst unsurlarına yönelmeye yeterli gelecek derecede güçlenmemiş, daha doğrusu alt kademe bilgilerinin tesirlerinden kendilerini kurtaramamış ve vicdanlarının denge seviyelerini yükseltmekten âciz kalmış insanların karşılarına, onların tekâmülleriyle vazifeli olan yardımcı varlıklar, böyle bir sürü olay çıkartırlar; o insanlar da bu olaylardan doğan azap ve ıstırapların etkisi altında, girdikleri ‘kıyas bilgisi’nden önemli dersler alırlar ki, bu derslerin her biri onların ‘öz bilgiler’inin tohumlarını atar ve idraklerini daha üst kademelerdeki realitelere ait yüksek değerlere hazırlar. (124)

Bilgileri sağlayan ‘olaylar’, varlığın ihtiyacına uygun olarak yardımcı varlıklar tarafından tertiplenir ve insanın önüne konur veya aynı nedenle o varlığa, yine, yardımcı varlıkların gönderecekleri tesirlerle yaptırtılırlar. (123) O varlık bu olaylara bizzat kendisi, kendi hareketleriyle neden olur. (123) İstenilen herhangi bir olayı bir insana yaptırtmak için icap ettiği zaman yardımcı varlıklar, onun vicdanının nefsaniyet unsurlarını tahrik ederler veya onun karşısına kendi seçimi (ihtiyarı) dışında olaylar çıkartır ve böylece onu çeşitli hareketlere sevk etmiş olurlar. (123, 124) Bu da nefsanî hareketlerinin acı sonuçlarını ona tattırmak ve bu sayede o insanı kıyas bilgisine götürerek, öz bilgilerine o yoldan değerler hazırlamak içindir. (124)

Mesela ‘inkişaf’ hazırlıklarını yavaşlatmı ş bir insan, eğer bir katilin duyacağı ıstırapları çekecekse, onun buna ihtiyacı varsa o insanın önüne öyle olaylar çıkartılır ki o, bunlar karşısında kendini tutamayıp karşısındakini öldürür. (124) Böyle, sonucu çok vahim bir olaya onun bizzat neden olması, keyfî veya rastgele meydana gelmiş bir iş değildir: (124) Yavaşlatmış olduğu inkişaf hazırlıklarını tekrar canlandırabilmesi için lüzumlu olan kıyas bilgisine girebilmesi, olaylara ancak, bizzat kendisinin liyakat kazandığını idrak edebilmesi oranında mümkün olacaktır. (124) Bunu da sağlayacak olan şey onun, bir insanı öldürmesidir. (124)

Acı duyguların en şiddetlileri ‘spatyom’ hayatında, yani ölüm sonrasında yaşanır. (204) Spatyom hayatındaki murakabe ve muhasebe, her zaman ve hatta çoğu zaman rahat ve sakin olarak geçmez. (204) Bilhassa ilk intikal devreleri genellikle huzursuzluk, şiddetli ‘ıstırap’, azap ve ağır teşevvüş halleri eşliğinde olur. (204) Spatyom hayatı nda inkişaf mekanizmasının (vicdanın) ‘vazife plânı’nın kontrolü altında tam bir serbestlikle işleyişi, varlığı, çoğu zaman ıstıraplı olan kıyas bilgileriyle sentez ve analizler yapmaya, zorla sürükler. (204) Bu sırada kıyasın etkilerini dünyadaki gibi hafifletici çevre tesirleri de artık mevcut olmadığından, kıyastan ileri gelen acı duygular dünyadakinden binlerce defa artmış olarak varlığa azap verirler. (204) Spatyom hayatında çekilen bu ıstıraplar, şuurdışı bilgilerinin muhasebeleri sırasında varlıkların girecekleri kıyas bilgilerinin kıymetli yardımcılarıdır. (125)

İyilik ve kötülüğün ayırt edilebilmesini de kolaylaştıran âlemşümul bir kıstas: Ne alta ne üste zarar vermeme

Bir insanın “dünya kıymetleri idraki” muvacehesinde (yani bir insanın dünyasal kıymetlere bağlı dünya idrakiyle) yapacağı iş, vicdan düalitesinin vazifeye yönelik unsurunu beslemek, nefsaniyet unsurunu geriye atmak olmalıdır. (115) Çünkü vazife unsuruna değerler eklendikçe vicdan dengesinin öz varlıktaki kazançları hızla yükselecek; fakat nefsaniyet unsurlarına bağlanılıp üst unsurlar ihmal edildiği takdirde, öz bilgilerin artması bu kez başka kanallardan, uzun uzadıya geçirilecek ıstıraplı, zahmetli işlemlerle olacak ve kuşkusuz, otomatik yürüyüşe tâbi olarak yavaşlayacaktır. (115) Şu halde inkişaf yolunu kısaltmak ve vicdan mekanizmalarının zahmetli müdahale zaruretlerini mümkün mertebe azaltmak için, bu mekanizmanın üst ve alt unsurlarını birbirinden ayırt edebilecek idrak seviyesine bir an önce ulaşmak lazımdır, tâ ki üstlere yönelmenin idraki ve cehdi mümkün olabilsin. (115)

Bu mücadelede gösterilmesi gereken cehitlerin yönünün emniyet ve başarısını sağlayan ve iyilik ile kötülük kavramlarının ayırt edilebilmesini kolaylaştıracak âlemşümûl kıstas şudur: (200-201) İyilik vicdanın üst realitelerini, kötülük ise alt realitelerini ilgilendiren kavramdır. (201) Bu kavramlar birbirinden iyi ayırt edilebilirse vicdan yürüyüşünü düzenlemek kolay olur. (201) Yapılan her iş, aynı anda, hem aşağıya, hem yukarıya zarar vermemelidir. (201) İşte kıstas budur. (201) Mesela alt tarafa iyilik yapayım derken, üst tarafa zarar vermek, kötülüktür. (201) Aynen, üst tarafa iyilik yaparken alt tarafı zarara sokmak da, yine kötülüktür ve vicdan terazisi her iki durumda da kişiyi sorumlu tutar. (201)

O hâlde insanların ıstıraplı ve çetin olan ‘Dünya Okulu’ndan, bu arasat ortamdan (Sübjektif tekâmül) bir an önce başarıyla ayrılabilmeleri için yapacakları şey; vicdan mekanizmalarının diğerkâmlığa (Diğerkâmlık), vazife sevgisine bağlı olan realitelerini hazmetmeye çalışmaları ve nefsaniyetleri zoruyla bırakmak istemedikleri bencillik arzu ve iştahlarının güçlü bağlarından kendilerini idrakleriyle kurtarmaya çalışmalarıdır. (200) Bunu başarmak da ancak feragat, fedakârlık ve vazife sevgisiyle gösterilecek cehit ve gayretlere bağlıdır. (200)

Teşevvüşten kurtulmak için bir yöntem ve huzur ile mutluluğun artmasının asıl nedeni

Şu halde, bulunulan kademenin hazmedilmiş, fonksiyonunu ifa etmiş realitelerini takip eden ‘teşevvüş’leri bir an önce atlatmaya çalışmak suretiyle üst realitelere ulaşmak gerekir. (182) Tâ ki kazanılmış olan üst ‘liyakat’ler, zamanı nda fonksiyonlarını yapmaya başlasınlar ve bunun sonucunda da öz bilgilerin inkişaf yolundaki normal seyirleri inkıtaya uğramadan (ara vermeksizin) devam etsin. (182)

İşte bir insan herhangi bir huzursuzluk ya da teşevvüş veya ıstırap ile karşı laştığı, vicdanı herhangi bir azabın kıvılcımlarıyla yanmaya başladığı zaman, o insanın derhal kendisini toplayarak, idrakini vicdanının unsurları arasında dolaştırması, o zamana kadar iltifat etmediği (yönelmediği) vicdanının üst unsuruna yönelmesi, istekleriyle ona değerler göndermeye başlaması, buna karşılık, alt realiteye ait isteklerini, alışkanlıklarını, arzularını geri plânlara atarak onları yeni değerlerle beslememesi ve her şeyden önce bunun için lüzumlu ‘cehit’ ve gayretleri göstermesi gerekir. (182) Bunu yaptıkça vicdan dengesi yavaş yavaş üst seviyelerde kurulmaya başlar. (183) Bu da gerçekleşince yeni doğacak daha büyük bir huzur ve mutluluğun neşesi bütün geçmiş mihnet ve meşakkatlerin hepsini siler süpürür. (183) O mihnet ve meşakkatlerden geriye kalan, onların öz varlığa geçmiş bilgileridir ki, bu bilgiler zengin bir inkişaf hamulesi hâlinde, o insanı yüksek tekâmül plânlarına daha ziyade yaklaştırmış bulunur ve aslında insanda huzurun artması da bu hâlin sonucudur. (183)

Vicdan düalitesinin, yerini tedricen vazife düalitesine terk edişi

Vicdan mekanizmasının üst taraflara doğru kayması demek, onun denge seviyelerinin gittikçe, büyük yükümlülükleri ifa edebilmek için lüzumlu nitelikleri kazanmaya yaklaşmış kademelerde kurulması demektir. (206) Yani vicdan düalitesinin iki zıttı arasındaki dengelerin gittikçe vazife plânına yakın realiteler sahasında kurulması ve bu suretle birbirine zıt olan unsurların da vazife icaplarına yakın malzemelerden oluşmuş bulunması demektir. (206) Dolayısıyla buradaki zıtlık artık, aşağı kademelerde olduğu gibi aralarında çetin uçurumlar bulunan çekişmeler şeklinde değil, birbirini destekleyen ve mutabakatı (intibak hâlinde olmayı) hedef alan ahenkli bir yürüyüş hâlinde tecelli eder. (206) Zaten insanlık devresinin bitirilmesinin bir mânâsı da vicdan düalitesi unsurları arasındaki zıtlığın ortadan kalkmış olması demektir. (206-207) Mesela aşağılarda, babasını öldüren bir insanı affetmek veya öldürmek duyguları arasında zıtlaşan vicdan mekanizması yukarılarda, aynı katilin, bu kötü hareketiyle zaten duyacağı azaplarını elinden geldiği kadar hafifletebilmenin şu veya bu yolunu veya tarzını tercih etmek şeklinde bir düalite gösterir ki, bu da insan için yorucu bir zıtlık olmaktan ziyade vazife bilgisine daha idrakli bir hazırlanışın az çok tatlı bir faaliyeti olur. (207)

Öz bilgiler arttıkça vazife bilgisi yolundaki vicdan mücadeleleri nefsaniyetin de seviyesini yükseltirler; nihayet bir an gelir ki vazife plânının yakınlarında vazife ile nefsaniyet arasındaki mesafe kısalır ve idrakin, vazife cephesine yönelmesi kolaylaşır. (181)

Vicdan düalitesinin yerini tedricen vazife düalitesine terk edişi şöyle açıklanabilir:

İnkişaf kademeleri ne kadar üst denge seviyelerinde ise sevgi unsuru da o oranda saf ve erdem vibrasyonlarıyla zenginleşmiş bulunur. (135) Bu inkişaf hâli nihayet öyle bir duruma gelir ki, insanlara karşı duyulan bu erdemli hisler, onlara hizmet etmek, onların iyilikleri, inkişafları hususunda her türlü yardımda bulunmayı –ne pahasına olursa olsun– göze almak gibi çok kapsamlı ve yüksek derecelere ulaşır. (135) İşte o zaman vicdanın nefsaniyet unsurları ve realiteleri bencillikten sıyrılıp diğerkâmlık yollarında yürümeye başlarlar. (135) Vicdan mekanizmasının denge seviyeleri artık, diğerkâmlığın yüksek ve idrakli sahalarında kurulur. (135) O insan, başkalarının yükselmeleri için her türlü fedakârlığa katlanmayı kendisine bir borç, bir vazife sayar. (135) O zaman ondaki sevgi bir ‘vazife’ sevgisi hâlini almaya yüz tutar ki, bu da artık onun, ‘vazife plânı’nın eşiğine gelmiş olmasının işaretidir. (135)

İşte, vicdan mekanizmasının bu sahalara kadar ulaşmış yüksek denge seviyesi, ‘Dünya Okulu’nun insana kazandırmış olduğu en yüksek mertebedir. (135) Bu mertebeye ermiş olan insan Dünya Okulu’ndan tam derece ile diplomasını alacak ve dünyada kazandığı en yüksek öz bilgi kudretiyle vazifeler kabul ederek daha kudretli ve mutlu bir varlık hâlinde yüksek plânlara geçecektir. (135)

Bu duruma geldikten sonra, yani vazife plânına gelince vicdan düalitesi ortadan kalkmış olacak, onun yerini, büyük vazife fonksiyonlarıyla yürüyen, mahiyeti değişik, daha yüksek tertipte bir tekâmül düalitesi almış olacaktır ki, “vazife düalitesi” denilen bu düalite, varlığı Ünite’ye kadar izleyecektir. (181, 135)

İnkişaf mekanizması

İdrak

Istırap

Nefsaniyet

Teşevvüş

Sevgi

Diğerkâmlık

Meleke

Realite

Vazife Vicdan düalitesi

Vicdan Vicdan mekanizması

Vicdan