Teşevvüş

Teşevvüş, birbirinden az çok farklı dört anlamda kullanılan bir terimdir:

1- Sözlük anlamıyla teşevvüş: “Karışıklık, karmakarışık olma, düzensizlik, uyumsuzluk, bulanıklık, şaşkınlık, kararsızlık, bocalama, çalkantı hâli” anlamında kullanılır. (112, 34, 191)

2. Ölüm-ötesi teşevvüşü: Bu anlamı yla teşevvüş; ölüm sonrasındaki şaşırtıcı durumlarla karşılaşıldığında içine düşülen ve vicdanın denge seviyesine bağlı olarak, huzursuzluğun ve azabın da eşlik edebildiği şaşkınlık halleridir. (204, 182, 205)

Ölüm’ olayı ile spatyom hayatına geçen insana ölüm sonrasındaki hesaplaşma (Büyük kıyasî muhasebe) sırasında çok şaşırtıcı gelebilecek durumlar oluşabilir ki, bu durumlarda içine düştüğü hale teşevvüş denir. (204, 315) Ölüm sonrasındaki murakabe ve muhasebe, çoğu zaman rahat ve sakin olarak geçmez. (204) Buna bilhassa ilk intikal devrelerinde, genellikle huzursuzluk, şiddetli ‘ıstırap’, azap ve ağır teşevvüş halleri eşlik eder. (204) Muhasebe ve murakabenin zaruret ve icaplarına göre; bu hâller, bazen cehennem azabı denilebilecek derecelere de çıkabilir, az çok rahat haller de görülebilir. (204) ‘Spatyom’da bir sürü teşevvüş geçirip kazançlarının muhasebesini yaptıktan ve bilgilerini sindirdikten sonra, kendisine yukarıdan tekrar yardımcı tesirler gelmeye başlar ve etraftan da ‘tesirler’ alır. (204) Bütün bunlar sayesinde teşevvüşten kurtulur.(204) Spatyom. Uyandırılması ve idrakinin arttırılması sağlanınca, hakiki varlığını anlayabilecek duruma girer; uyanan idrâkiyle, çevresini, kimliğini ve ihtiyaçlarını yeniden tanımaya başlar. (204, 202, 89) Ölüm-ötesi hayatta varlığın çevreden yalıtıldığı yalnızlık süresi, inkişaf düzeyi ile orantılı olup, idrakin genişlemesi oranında kısalır; çünkü yapılması icap eden muhasebe işlemleri o oranda hızla tamamlanır. (205)

3- Kitlesel teşevvüş: Bu anlamıyla teşevvüş; her dünya inkılabı (İnkılap ve intikal devri) öncesinde genellikle görülen; insanların içine düştükleri; ne yapacağını bilmez halde, şaşkınlık, karışıklık, huzursuzluk, mutsuzluk ve anormal davranışlarla çırpınıp durma hâlidir. (251, 252, 253, 254, 276, 255, 277) Mu devresi, İnkilap ve İntikal devri, Tesirler

4- Dünyasal realite teşevvüşü: Bu anlamıyla teşevvüş; ‘vicdan’ düalitesinin alt ve üst unsurları ya da kutupları olan alt ‘realite’ ile üst realite arasındaki dengenin bozulması hâlinde ortaya çıkan; bulunulan kademenin alt realitesinin fonksiyonunu yerine getirmesine rağmen, bu eskimiş, geriye bırakılması gereken alt realiteden silkinip kurtulamamaktan, alt realitenin bağları ndan çözülememekten, onu tümüyle terk edememiş olmaktan kaynaklanan; yani artık geri plâna atılması gereken, alt realiteye ait istekleri, alışkanlıkları, arzuları geri plâna atmamaktan, onları yeni değerlerle beslemekten ve lüzumlu cehit ve gayretleri göstermemekten kaynaklanan; bulunulan kademeye bağlı olarak çeşitli derecelerdeki huzursuzluk ya da ıstırap veya vicdan azapları gibi belirtiler gösteren; yeni ya da üst realiteye uyumsuzluk hâli veya eski ve yeni realiteler arasında kararsızlık ve bocalama hâlidir. (182, 109, 107, 108)

Dünyasal realite teşevvüşünün nedeni ve belirtileri

Vicdan mücadelelerinin en şiddetlileri özellikle orta insanlık kademelerinde (insanlık safhasının orta kademelerinde) yaşanır; bu kademelerdeki insanlar sürekli olarak, bir huzur bir huzursuzluk arasında gidip gelerek yaşarlar. (182) Bu hâller, vicdan düalitesinin iki unsuru arasındaki, bâriz olarak ortaya çıkan denge ve dengesizlik durumlarına tekabül ederler. (182) Dengenin kurulması yla gelen huzur, insanı, ‘idrak’i oranında tatminkâr bir duruma sokar; bu sayede o, kendisini problemlerini halletmiş olarak görür. (182) Fakat icaplara ve öz varlığın (Öz varlık) beliren ihtiyaçlarına göre ‘vicdan’ın denge hattı daha yukarılara veya aşağılara doğru bozulmaya başladığı anda keyfi yine kaçar. (182) Yeni bir realite karşısında, eski realitesinin yıkılmak üzere olduğu hissi ona azap (tazip) verir. (182) Bu ’ıstırap’, dengenin bozulma derecesi oranında artar. (182) Bu hâl her devreye, her kademeye göre farklı mahiyet ve şekiller alır. (182) Bazen –özellikle az ilerlemiş kademelerde– hakiki vicdan azabı hâlinde tecelli eder. (182) Bu azap şekilleri, dengelerin aşağı doğru kayışlarında daha çok görülür. (182) Varlığın ileri inkişaf derecelerinde bu tür azaplar olmaz ama, çeşitli teşevvüş hâl ve şekilleri meydana gelir ki, bunlar da az önemli huzursuzluklar sayılmaz. (182) Bütün bu huzursuzluk veya ıstırap hâlleri; vicdan realitelerinin (vicdan mekanizması alt ve üst realitelerinin) daha üst seviyelerde denkleşmeleriyle, bu sayede öz bilgilerin artmasıyla ve insanların, mukadder olan vazife plânlarına (Vazife plânı) yaklaşmalarıyla sonuçlanır. (182)

Dünyasal realite teşevvüşünden kurtulma yöntemi

Şu hâlde, bulunulan kademenin hazmedilmiş, fonksiyonunu ifa etmiş realitelerini takip eden teşevvüşleri bir an önce atlatmaya çalışmak suretiyle üst realitelere ulaşmak gerekir. (182) Tâ ki kazanılmış olan üst ‘liyakat’ler, zamanları nda fonksiyonlarını yapmaya başlasınlar ve bunun sonucunda da öz bilgilerin inkişaf yolundaki normal seyirleri inkıtaya uğramadan (ara vermeksizin) devam etsin. (182)

İşte bir insan herhangi bir huzursuzluk ya da teşevvüş ve ıstırap ile karşılaştığı, vicdanı herhangi bir azabın kıvılcımlarıyla yanmaya başladığı zaman, o insanın derhal kendisini toplayarak, idrakini vicdanının unsurları arasında dolaştırması, o zamana kadar iltifat etmediği (yönelmediği) vicdanının üst unsuruna yönelmesi, istekleriyle ona değerler göndermeye başlaması, buna karşılık, alt realiteye ait isteklerini, alışkanlıklarını, arzularını geri plânlara atarak onları yeni değerlerle beslememesi ve her şeyden önce bunun için lüzumlu ‘cehit’ ve gayretleri göstermesi gerekir. (182) Bunu yaptıkça vicdan dengesi yavaş yavaş üst seviyelerde kurulmaya başlar. (183) Bu gerçekleşince de yeni doğacak daha büyük bir huzur ve mutluluğun neşesi bütün geçmiş mihnet ve meşakkatlerin hepsini siler süpürür. (183) O mihnet ve meşakkatlerden geriye kalan, onların öz varlığa geçmiş bilgileridir ki, bu bilgiler zengin bir inkişaf hamulesi hâlinde, o insanı yüksek tekâmül plânlarına daha ziyade yaklaştırmış bulunur ve aslında insanda huzurun artması da bu hâlin sonucudur. (183)

Terk edilemeyen realitenin hâlen hazmedilememiş olduğunu göstermesi

Üst realiteyi benimsemek, alt realitenin bağlarından çözülmekle mümkün olur. (109) Fakat alt realiteden silkinip kurtulmak, o realiteyi gelişigüzel fırlatıp atıvermek suretiyle olmaz. (107) Bir realitenin daha yüksek bir realiteye yerini bırakması keyfî bir iş olmayıp, öncelikle, bir inkişaf zaruretinin sonucudur. (107) Bir realitenin terk edilip daha üstün bir realiteye geçilebilmesi için, o (terk edilecek) realitenin bütün icaplarına uyulması, ona hâkim duruma geçilmesi ve onun iyice hazmedilmesi lazımdır, yani terk edilecek realitenin sonuçlarının ‘öz varlık’ tarafından bütün icaplarıyla benimsenmiş ve öz bilgi (Öz bilgiler) hâline girmiş bulunması gerekir. (107) Yoksa o realite altta değil, hâlâ üstte sayılır. (107) Vicdan düalitesindeki bir realite, eğer henüz benimsenmemiş ve hazmedilmemişse, o, alt değil, hâlâ üst unsur konumundadır (yani kademe atlanmamış ve üstteki realite alta, nefsaniyet unsuru konumuna henüz düşmemiş demektir). (107) Çünkü o, geçirilmiş değil, henüz geçirilmesi gereken bir realitedir. (107-108) Yani kazanılmış değil, kazanılacak bir realitedir hâlâ. (108) Dolayısıyla onun icaplarına tam mânâsıyla uyulması gerekir; tâ ki o realite, geçirilmiş, yaşanmış bir unsur olarak alt plâna, nefsaniyet plânına inebilsin, yani yeni düalitenin –nefsaniyetini oluşturmak üzere– alt unsuru olabilsin. (108)

Eskimiş, geriye bırakılması gereken bir realiteden silkinmek için yapılan mücadelelerden meydana gelen ‘olaylar’ ve bu olaylardan alınan dersler, öz bilginin artmasına, idrakin genişlemesine ve sonuç olarak ruhun tekâmülüne neden olurlar. (108)

Teşevvüşün kitlesel (üçüncü) anlamı: Mu devresinin sonlarına doğru ortaya çıkan kitlesel teşevvüş

Teşevvüş terimi, üstte belirtilmiş olan üçüncü anlamıyla da, toplu olarak içine düşülen ve her dünya inkılabı öncesinde genellikle görülen bir hâli ifade etmek üzere kullanılmaktadır. (250, 253)

Bu anlamı şöyle açıklanabilir:

Bedenli varlıklar, inkişaflarını ‘beden’lerinin bulundukları sahaların kendilerine vermiş olduğu imkânlar dahilinde yaparlar. (251) Varlıklar, bir an gelir ki daha ileri gidebilmek için muhtaç oldukları şeyleri, içinde bulundukları madde ortamından sağlayamazlar. (251) Yani o maddelerin imkân ve şartları o varlıkların daha ileri hamleleri kazanmalarına izin veremeyecek derecede kısırlaşır. (251) Oysa varlıkların inkişaf hamleleri durmaz ve hiçbir sınır tanımadan daima ileri doğru atılmak ister. (251) Bu durum, imkânları bol olan ortamlarda normal ilerleyişler hâlinde görünürken, imkânları kısırlaşmış ve varlıkların daha geniş ve ileri hamlelerine yetecek sahaları kalmamış madde ortamlarında; onların çırpınışlarının, huzursuzluklarının, teşevvüşlerinin eşlik ettiği, anormal, olağandışı ve soysuzca görünen birtakım hareketlerde bulunmalarına yol açar. (251)

Mu devresi’nin son zamanlarında da, varlıklar bulundukları madde ortamları içinde, inkişaflarının son sınırlarına yaklaşmış veya gelmiş durumdaydılar. (252) Bu hâl, hücrelerden bitkilere, hayvanlara ve insanlara kadar, her kademedeki madde ortamlarında inkişaf eden varlıkların hepsi için sözkonusuydu. (252-253) Bu nedenden insanlar kaplarına sığamaz oldular ve ileri hamlelerine artık cevap veremeyecek duruma gelmiş olan madde şartlarının dışına çıkmak ihtiyacıyla kıvranmaya başladılar. (253) Fakat dünya maddesi şartlarının ötelerine taşan yüksek ihtiyaçlarını tatmin edebilmek için, faaliyetlerini madde dışı şartlara yöneltmeleri gerekirken, bunu yapamadılar.(253) Bu ihtiyaçlarını yine, içinde yaşamakta bulundukları kaba hidrojen atomu dünyası şartlarında aramaya kalkıştılar. (253) Aradıkları mutluluğu orada bulamayınca da, kendilerini avutmak üzere, o maddelerin içine daha fazla gömülerek çırpınıp durdular. (253) Bu hâl, insanların bir yozlaşma (dejeneresans), bir kanserleşme manzarasını meydana getirdi ki, bu da her yeni tekâmül devresi (Dünya devresi) başlangıcından önceki dünya inkılâbının (İnkılap ve intikal devri), genellikle görülen bir icabı ve doğal bir karakteristiğidir (özelliğidir). (253) Bu soysuzlaşma çok doğaldır ve meydana gelecek her büyük inkılâbın öncüsüdür. (250)

Bu durum şu örnekle daha iyi açıklanabilir: Milyonlarca liraya sahip olmayı hayal eden ve bütün mutluluğunu bu milyonlardan bekleyen meteliksiz (parasız) bir insanı ele alalım! (253) 8-10 yıl sonra da bu insanın o milyonlara sahip olduğunu farzedelim! (253) Vaktiyle ancak para ile geleceğine inandığı mutluluğun, şimdiki zenginliğine rağmen yine gelmediğini görünce bu insan ne yapacaktı r? (253) Beklediği ve umduğu mutluluğun para ile gelmediğini görünce, hüsranını paraları içine daha ziyade gömülmekle unutmaya çalışacak ve bu da, teşevvüşlere düşmesine neden olacaktır. (253) Oysa o, artık bu mutluluğun para ile gelmeyeceğini anlamalı ve onu başka yerlerde aramalıydı. (253) Ama, bunu yapmadı. (253) Aradığı mutluluğu bulamayınca ve ondan büsbütün uzaklaştığını görünce de daha fazla mutsuzluğa düştü. (253)

Özetle, dünya maddesinin son imkânlarını da kullanarak devrelerini bitirmiş bu insanların, daha ileri hamlelerine imkân veremeyecek hale gelmiş dünya maddelerinden hâlâ üstün sonuçlar beklemeleri, adeta “mermerden yağ çıkarmaya çalışmak” gibi bir şeydi. Ama bunu bir türlü düşünmek istemediler ve tüm çabalamalarına rağmen aradıkları mutluluğu maddelerde bulamadılar; ileri hamle ihtiyaçlarını tatmin edici, kendilerini ferahlatıcı hiçbir sonuca ulaşamadılar. (253-254) Bu hâl onları büsbütün şaşırttı, çözülmez teşevvüşlere düşürdü, huysuzlaştırdı ve madde içindeki durumlarını soysuzlaştırdı. (254) Öz varlıklarının, mahiyetini bilmedikleri, bulamadıkları öz ihtiyaçlarını tatmin etmek gayreti ve isteğiyle insanlar, yanlış bir yola saptılar, dünya maddeleri içine saplandılar. (254) Bu hâlin sonucu olarak, mânâsız bir gururun oluşmasının yanı sıra; sonuçsuz iddiakârlıklar, her girişimin sonuçsuz kalması gibi başarısızlıklar, kendilerinde şaşkınlık ve hayal kırıklıkları yarattı ve kendilerini bizzat kendileri için dahi anlaşılmaz bir muamma hâline getirdi. (254) O zaman da, ne yapacaklarını idrâk etmeksizin boş yere oraya buraya saldıran, huzursuz varlıklar hâline geldiler. (254)

İnsanların böyle durumlarda içine düştüğü bu tür teşevvüş hâllerinin küçük bir örneğini gösteren şu küçük gözlem, bu hususta, basit de olsa, bir fikir verebilir: (254) Birkaç gün önce sapanı ile kuş avlamaktan zevk duyan bir çocuk, yolda giderken rastladığı, kendi kendine ölmüş bir kuş cesedi karşısında ıstırap duyar ve onu uzun uzadıya çaba sarfederek gömmeye kalkışır. (254) Fakat bu ıstırabı, aradan iki gün geçtikten sonra, elindeki sapanıyla diğer kuşları öldürmesine de engel olamaz. (254) Bu küçük örnek daha kapsamlı bir şekilde insanlara uygulanabildiği takdirde, insanlığın içinde bulunduğu şaşkınlık hâlleri hakkında pek geniş gözlem imkânları elde etmek mümkündür. (254)

Bütün bu hâller aslında bir inkılâbın eşiğinde olmanın ifadesiydi. (254) Artık yüksek ihtiyaçlarını duymuş, o ihtiyaçlar içinde çırpınmaya başlamış varlıkların, kuşkusuz kader mekanizmasında ölçülüp biçilmiş ve takdir edilmiş liyakatlerinin bir karşılığı olacaktı ki, bu da onların lâyık oldukları daha yüksek mekânlara ulaşabilmelerini sağlayacak büyük bir dünya inkılâbı idi. (254) Bu yüzden dünya, büyük bir inkılâbın eşiğine gelmiş bulunuyordu. (254)

İnsanların bu çırpınışları da mânâsız değildi. (254) Buradaki mânâ, öz varlığın artık kabına sığmadığını ve daha yüksek inkişaflara, hamlelere, sonuçlara ve kazançlara ulaşmak ihtiyacını duymaya başladığını ifade etmekteydi. (254-255)

İşte geçmiş dünya devresinin artık olgunlaşmış ve dünya maddelerinden istifade edemez duruma gelmiş insanları da böyle, yüksek kaderlerini, ileri ihtiyaçlarını karşılayacak yüksek mekânları, yüksek âlemleri beklemekteydiler. (255) Henüz bu dereceye gelmemiş olanlar (Dünya Okulu’ndan mezun olamayacak ikinci grup) ise kendi basit durumlarına ve ihtiyaçlarına yetecek ortamlar arıyorlardı. (255) Dolayısıyla bütün bu ihtiyaçların (her iki grubun ihtiyaçlarının) gerçekleşmesi için dünyanın değişmesi ve bunun sonucunda da yeni ihtiyaçları karşılayacak yeni ‘mekân’ların, yani yeni kaderlerin (Kader mekanizması) tezahür etmesi icap ediyordu. (255) Esasen birbirinden büyük farklarla ayrılmış bu iki gruptaki ihtiyaç sahibi insanların aynı ortamda bulunması da caiz (uygun, yerinde, doğru, yakışık, mümkün) olmazdı. (255)

Devremizin sonlarına doğru beliren kitlesel teşevvüş

Dünyanın büyük nizam ve ahenginin kudretli tertipleri içinde bugünlere kadar emekleyerek gelen devremizin (Son Dünya devresi) insanları da, artık dünyadaki tekâmüllerinin zirvelerine ulaşmış bulunmaktadırlar. (276) Büyük ‘kâinat ahengi’nin süregelmiş tertipleri, şimdiye kadar dünyada bu tertipler içinde yetişmiş insan varlıklarının (mezun olacak olanların) daha ileri tekâmüllerine artık dünyada müsaade edecek durumda değildir. (276)

Çünkü insanlar, hidrojen âlemi imkânları içindeki bütün ‘görgü ve tecrübe’lerini, buraya ait bütün inkişaf safhalarını tamamlamış durumdadır. (276) Öz varlıkları yeni ufuklara, yeni çevrelere, bol hayat ve inkişaf imkânlarıyla dolu aydınlık ülkelere koşma ve ulaşma ihtiyacı içinde çırpınmakta; artık büyük kâinat ahenginin geniş imkânlarına kavuşma ve o ahenkten olmaya (Ahenkten olmak) çalışma iştiyakı (güçlü istek, özlem) ve sezgisi içinde bulunmaktadır. (276)

Bu sezginin idrakine insan hâlinde tam olarak varamamış beşeriyet, bugün bu çırpınışının en ağır, en koyu teşevvüşü, şaşkınlığı içinde yaşamaktadır. (276) Nereye gideceğini, nereye gitmesi gerektiğini henüz kestirememekte, ama nedenini ve mahiyetini bilmeksizin, kabına sığmayan hareketleriyle, muhakkak bir yere gitmek, bir aydınlığa kavuşmak, ferah bir çevreye (muhite) çıkmak, içinde bulunduğu madde şartlarının ağırlığını delip geçmek ihtiyacı içinde kıvranıp durmaktadır. (276) Mahiyetini idrak edemeyerek, fakat şiddetle isteyerek her an peşinde koştuğu mutluluğun bir zerresini dahi çevresinde bulamayınca da, o mutluluğu bulamamanın hüsranı ile kendisini, madde oyuncakları nın gelip geçici zevkleri içine gömerek avutmaya çalışmaktadır. (276-277) Fakat görünüş itibariyle, şaşkınlığını arttırmaktan başka bir işe yaramaz görünen bu çırpınışları, aslında, kader mekanizması muvacehesinde (karşısında, önünde, huzurunda) yine, o aradığı, beklediği ve muhtaç olduğu mutluluk yollarını kendisine hazırlamaktadır. (277) İşte insanların şiddetle istedikleri, bekledikleri bu mutluluğa kavuşması için, âlemin büyük ahengi içinde, lüzumlu tertipler de kuşkusuz kurulmaktadır. (277) Bu ileri tertipler, bugünkü dünya nizamının yavaş yavaş değişmesi ve olgunlaşmış hale gelen yeni istek ve ihtiyaçlara göre lüzumlu formların meydana gelmesi zaruretiyle, ilâhî nizamın ahengi içinde takdir ve tespit edilmiştir. (277)

Dolayısıyla, gelecekteki bütün değişmeler (inkılap ve intikal devrinde giderek yoğunlaşacak doğal âfet denilen olaylar), insan idraki karşısında ne kadar büyük birer katastrof (yıkım) mahiyetinde görünürlerse görünsünler, insan varlıklarının ihtiyaçlarına en uygun ve en mükemmel cevaplar verici tertip ve nizamlar altında meydana geleceklerdir. (277) Yakında başlayacak olaylar, dünyada mümkün olabilen, insan tekâmülüne uygun nihai sahneleri hazırlayacak ve yüzyıllardan beri süren ıstıraplı bir dünya devresinin son perdesini bu sahnelerle kapatacaktır. (277)

Tabiatta hiçbir varlığın hiçbir ihtiyacı ihmalle karşılanmaz. (277) Bütün tekâmül ihtiyaç ve isteklerine uygun tertip, nizam ve düzenler derhal kurulur. (277) Çünkü kâinat ‘tekâmül’ içindir ve orada bütün tekâmül ihtiyaçlarının tatmin edilmesi bir zarurettir. (277)

Realite

Spatyom

Mu devresi

İnkılap ve intikal devri